Metin Erksan’ın mülkiyet üçlemesinin ilk filmi olan Yılanların Öcü 1962 yapımı. Bu ilk film ile insanın toprak üzerindeki mülkiyet kavgasını aktarıyor bize yönetmen. Gösterilmek istendiği dönem “yılın olayı” olan yapım, ancak dönemin cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in filmi Çankaya Köşkü’nde izlemesi ve ardından gerçekçi bulduğunu belirterek desteklemesi sonucunda önündeki engelleri aşıyor ve böylece hiçbir sansüre uğramadan izleyiciye ulaşıyor.
Türk sinemasındaki bu ilk üçleme Metin Erksan’a has bir üslupla aşk, şiddet, tutku gibi önemli unsurlar barındırsa da, esas olay mülkiyet sorunu etrafında geliştiğinden “mülkiyet üçlemesi” olarak tanımlanıyor. Erksan’ın filmlerinde mülkiyet, çoğunlukla suçun kaynağı olarak yer alıyordu. Dramatik gelişmelerin sağlanmasında da suç ve ceza kavramlarının rolü büyüktü.
Sinemada köy gerçeğini göstermenin bir tabu olduğu dönemlerde çekilen ilk köy filmi Aysel - Bataklı Damın Kızı’nı (Muhsin Ertuğrul, 1934) Türk köyünün gerçeği ile hiçbir ilişkisi olmayan köy melodramları türünün prototipi olarak görebiliriz. Bu alandaki pembe gerçekçiliğin sorumlusu ise bizzat sansürdü. Çünkü köy romanları akımının sinemadaki etkisini taşıyan bir avuç gerçekçi filmden Âşık Veysel’in Hayatı (Metin Erksan, 1952), Toprak (Nedim Otyam, 1952) ve Namus Düşmanı (Ziya Metin, 1956) ancak tahrif edilerek seyirciye ulaşabilmişti. Yani Yılanların Öcü’nün tarihi önemi sansürün yıllarca perdelediği köy gerçeğini sinema alanında su yüzüne çıkarmasında yatıyor.
Film, uyarlandığı romanı soğukkanlı ve nesnel bir belge olarak kabul etmiyor ve bu yüzden Yılanların Öcü, Metin Erksan’ın sinema zekası ve arzusundan kaynaklanan yalınlığın yanı sıra barındırdığı oyunculuklar, akıcılık ve kamera hareketleri sayesinde gerçekçi köy filmleri yolunda atılan olumlu bir adım oluyor.
Gerçekçi filmler yapabilmek ve Yeşilçam’ın tematik basmakalıplarını aşabilmek için sansür tüzüğünün kaldırılması gerektiğini savunan sinemacılardan biri olan Metin Erksan, herşeye rağmen Türkiye’yi eleştirel bir perspektiften değerlendiren toplumsal gerçekçi filmlere imza atarken, yıldız oyuncularla değil de gerçek yaşamdan alınmış tipleri canlandıran gerçek insanlarla çalışmıştı. Fakir Baykurt’un aynı isimli romanından uyarladığı Yılanların Öcü ile edebiyat-sinema ilişkisinin başarılı bir örneğini vermişti.
Film, kağnıyla tarlalarına giden Kara Bayram, Hatçe ve oğulları ile karşılıyor bizi. Kara Bayram rolünde henüz pek tanınmayan Fikret Hakan’ı görüyoruz. Hatçe karakterini canlandıran Nurhan Nur ise yıllar sonra çekilecek Selvi Boylum Al Yazmalım filmindeki Asya’nın annesinden başkası değil. Kara Bayram ile Hatçe’nin aralarında geçen konuşmadan var gücüyle çalışıp didinen, birlik içinde bir aile oldukları bilgisine ulaşıyoruz. Hatçe’nin kocasından kuşak ve basma yerine leğen istemesi üzerine Kara Bayram’ın askeriyede gördüğü duşları anlatırken, “Kendiliğinden akıyor, Allah tarafından,” demesi ve Hatçe’nin bu konudaki kıyasıya kavrayışsızlığı bizde sahici ve vurucu bir etki bırakıyor. Tüm konuşma esnasında çapayı ellerinden bir kez olsun bırakmayışları Hatçe’nin, “Suları çok seviyorum Bayram, suların içinde ölesim geliyor,” deyişiyle duraksıyor ve film Yalçın Tura’nın müziklerinin etkisiyle iyice içine alıyor izleyiciyi.
Hatçe’nin gebe olduğunu öğrendiğimiz anda koyunları gütmeye giden oğullarının “Yılanlar!” diye seslenişine koşuyor Kara Bayram. İnsanoğlunun yılanlarla olan bitimsiz savaşını anlatıyor sonrasında. Şahmaran hikayesinden ve Hatçe’nin yalvarışına kulak asmayan Bayram’ın yılanı öldürmesi gerektiğini anlatırkenki enerjisinden bir intikam hikayesinde olduğumuza emin oluyoruz.
Filmde olaylar belli bir kişi üzerine kurulu ve köy ortamı bir bakıma fonda. Hatta bir noktadan sonra da tüm önemini yitiriyor. Esas olayımız olan ev önüne ev yapılması davasını, Erol Taş’ın canlandırdığı Haceli karakteri ve kardeşlerinin köy kurulundan satın aldıkları alana kazık çakması sırasında öğreniyoruz. Aliye Rona’nın canlandırdığı Irazca Ana’dan duydukları korkuyu da dile getiriyorlar. Bu korkunun onların eceline fayda etmeyeceğini henüz bilmiyoruz. Ailesini kuşatan ve kollayan bir kadın Irazca Ana. Bir bakıma kontrol delisi. Ailenin kendisi dışında sevip saydığı tek isim olarak Agali Dayı rolünde Kadir Savun var. Yankılı kötü haberi o veriyor Kara Bayram’a.
Bu noktadan sonra cesaret, direniş ve karşı koyma önem kazanıyor hikayede. Deli Haceli de, Irazca Ana ve Kara Bayram da tek bir amaca doğru yalnız başına mücadele veren kişiler. Biz de bu yalnızlıktan doğan gücü izliyoruz.
Filmde köye gelen kaymakam, köy girişinde Irazca Ana’dan Haceli’nin ev yapma durumunu öğrenince kendisi için karşılama düzenleyen Ali Şen’in canlandırdığı Muhtar’ı azarlıyor. Kafasına göre iş yapan Muhtar, köy kurulu ve Haceli’ye izin vermiyor. Mülkiyet üzerine kurulan filmdeki en ciddi vurgular insan cesareti ve direnci oluyor. Fakirliğin abartılması ve garip geleneklerin sergilenmesi Erksan sineması için geçerli bir durum değil. Mesela Kara Bayram evinin önüne ev yapılmasına tepki gösterdiği için bir kavgaya giriyor, yani fakirliğinde abartı yok.
Film, hikayenin yazarı olan Fakir Baykurt’un köyü Burdur, Akçaköy’de çekilmiş. İzleyiciyi gerçek bir köy atmosferinde olduğuna inandırmaktansa gerçekten bir köye sokan Metin Erksan, hikayenin belkemiğini oluşturan ev önüne ev yapma olayını “suspense” olarak başarıyla kullanmış. Bu yüzden film en başından en sonuna kadar gerilimini bir an olsun yitirmiyor.
Olayların arka planında akan tutkulu ilişkileri, mesela Haceli’nin karısı Fatma’nın Kara Bayram’a duyduğu şiddetli aşk ve ona yakın olmak adına evin yapılışını desteklemesini görünce, insanlar ve olaylar arasındaki gerilimin yanında, insanın kendi içindeki gerilime de tam anlamıyla tanıklık ediyoruz.
Film hareketliliği tek bir sahne olsun yitirmeden sona geliyor. Yılanları düşman belleyip, ayrıca intikamcılıklarına imrenen Irazca Ana kazanıyor.
Fayrap dergisinin 83. sayısında yayımlanmıştır.

Yorumlar
Yorum Gönder