Film, Metin Erksan tarafından 1960 yılında yazılıp yönetiliyor. Üsküdar’da aynı mahallede yetişmiş bir grup genç üzerinden Türkiye’yi aynalıyor Erksan. Gerçek hayattan ilham almak yerine gerçek hayatı filme alan yönetmen, Gecelerin Ötesi’nde dönemin cumhurbaşkanı Adnan Menderes’in “her mahalleden bir milyoner çıkaracağız” sözüne atıfla mahalleden milyoner olarak çıkamayanların ortak hikayesini anlatıyor.
Dönemin iktidarının hedefi küçük Amerika olmaktı ve bu düzende yoksullar için Amerika “fırsatlar ülkesi” olarak ezberletiliyordu. İlk önce Nihat Erim, CHP’nin 1949 kongresinde “Türkiye’yi küçük bir Amerika yapacağız!” dedi. Bu, Demokrat Parti’nin sloganı oldu. Celal Bayar, 20 Ekim 1957’de Taksim’de “Öyle ümit ediyoruz ki, 30 sene sonra bu mübarek memleket 50 milyon nüfusu ile küçük bir Amerika olacaktır,” dedi. Yani Türkiye’ye inanmayanlar, torpilsizlik yüzünden işsiz kalanlar, aşırı kötü şartlarda çalıştırılan işçiler ve yaptığı sanata yer ve yankı bulamayanlar gibi özelde filmdeki karakterleri genelde ise sokaktaki halkı bugün de Türkiye’deki pek çok insanı tanımlayabilir bir takım ifadeler oluştu.
Metin Erksan’ın füzyon sahibi bir yönetmen olması bu durumları trajik bir şekilde ele almasını değil, kendi bakışından gerçekçi ve geçerli bir biçimde yansıtmasını sağlıyordu. Filmin düşüncesini oluştururken ne yaptığını 1985’teki bir söyleşisinde şöyle anlatıyor Erksan: “O sıralar politik yetkenin ağzına bir laf takılmıştı: her mahallede bir milyoner yetiştireceğiz. Kendi kendim dedim ki, evet böyle bir düşünce olabilir ama her mahallede bir milyoner yetiştirilirken aynı mahallede başka şeyler de yetişir. Bir grup çocuğu aldım ve filmi çektim. O zamana kadar böyle bir film yoktu.” “Bu filme çok dikkatli bakmak lazım,” diyen Erksan sözlerine şöyle devam ediyor: “O zaman sezdiğim ve düşündüğüm mesele 1970'lere doğru anarşi ile gündeme gelmeye başladı. O çocuklar yetişmeye başladı. O gün atılan tohumları ben o filmde gördüm. O filmin temelinde 1965 sonrası vardır. Ben bunu sinemacı sezgimle 1959'da görmüştüm.”
Filmine Türk sinemasında “toplumsal gerçekçilik” akımını başlatan ilk film gibi sözler söylenmesini yeterli bulmuyor ve öfkeleniyor Metin Erksan. Filmin gerek içerikte, gerekse biçimde birtakım hataları olabileceğini, ya da yeteneğinin o kadarına yettiğini fakat meselenin bu olmadığını vurguluyor. Filmde yaşanan devirle ilgili ipuçlarından bahsediyor. Mesela film çekilirken 27 Mayıs İhtilali'nin olacağını bilmiyordu fakat filmi çekerken ihtilal başlıyor. Buna şaşırmadığını söylüyor Erksan. Gerekçe olarak da iktidarın yoğun ekonomik baskılarının Türkiye'yi bunaltmasını gösteriyor ve halkın üzerinde tutulan büyük bir elit zümrenin olduğunu da ekliyor. Ayrıca o gürültü içinde filme gerektiği kadar bakılmadığına da inanıyor. Gecelerin Ötesi 1960-1970 aralığını iyice sınırlayan bir yapım.
Dönelim filme. Film, “Her mahallede bir milyonerin türediği devirde aynı mahallede bu gençler de türedi,” sözleriyle açılıyor. Yani hikayeye karşı mesafemiz baştan belirleniyor. Uzun yol şoförlüğü yapan Fehmi ve kız kardeşi Sema’nın nişanlısı Tahsin ile tanışıyoruz ilk önce. Günlerin ardından, olması gereken yükün iki katını yüklenmiş olarak İstanbul’a dönmek üzereler. Fehmi rolünde Kadir Savun’u, Tahsin rolünde ise Hayati Hamzaoğlu’nu izliyoruz. Daha sonra Erol Taş’ın canlandırdığı Ekrem’i büyük fabrika gürültüleri içinde bir işçi olarak görüyoruz. Ekipten gördüklerimiz içinde Suphi Kaner, Suna Selen ve Yılmaz Gruda gibi isimler de var. Metin Erksan’ın kusursuz oyuncu seçimlerinin de etkisiyle film basmakalıp Yeşilçam etkisi bırakmaktan çok uzak bir yerde duruyor.
Filmdeki abiler evlerine döndüklerinde makine başında dikiş diken kız kardeşler büyük beklentiler içinde değiller. Büyük abiler ise kendilerini ailelerine adamış olmaktan derin bir haz duymuyorlar. Bilakis neden aileye kurban olduklarını sorguluyor ve isyan ediyorlar. Anneleri ise kanatsız melekler olarak değil, beklentilerle dolu kontrol delileri olarak izletiyor Erksan.
Fehmi’nin, dönüşüyle birlikte etrafına toplanan gençlere bakıp söyledikleri, bize dönemin siyasi ortamının halkta yarattığı zenginlik özlemini açıkça gösteriyor: “Şu halimize bak, topumuz beş para etmeyiz. Sezai ile Yüksel Amerika’ya kaçmak sevdasındaki iki serseri, Cevat işsiz ukala bir aktör, Ayhan önüne gelen kadına aşık olan bir acayip adam, sen can sıkıntıları içinde bunalmış kavruk bir insan, bana gelince ömrünü direksiyon başında tüketmiş zavallı bir adamım. Biz harcanmış insanlarız. Bak içki bile bizi neşelendirmiyor. Bu topluluğa bir şeyler yaptırmak lazım yoksa yok olur gideriz.” Film buradan sonra kopuyor. Gençleri biraz yolculuğa çıkalım diyerek arabaya dolduran Fehmi, onlara hiç belli etmeden bir benzin istasyonunu soyuyor. “Bakın yağdan kıl çeker gibi oldu bundan sonra benimle misiniz?” diyerek de soygun çetesini kurmuş oluyor. İnsanın ilkelliğine inanan ve bunu yücelten bir tarafı var Erksan sinemasının. Hikayenin bundan sonraki kısmında kolay paranın çekiciliğine kapılan adamların dışında, emniyet güçlerinin devreye girmesi var. Polisi film boyunca karikatürize ediyor yönetmen.
Sansür kurulu yüzünden filmin sonu mecburen değiştirilmiş. Fehmi ve Ekrem arasında geçen bir konuşmada, yaptıklarından pişman olduklarını söylemeleri, soyguna karışanların yarısının feci şekilde ölmesi de bu değişikliğin bir parçası. Polislere tüm olayı çözdürmüş ve onları zafere ulaştırmış olmasına rağmen gülünç duruma düşürmeden de edemiyor Erksan. Mahallenin çocukları ne kadar çevik ve sağlamlarsa polisler de bir o kadar silik ve cılız görünüyor gözümüze bu yüzden.
Filmin müzikleri için Modest Petroviç Musorgksi'nin Bir Sergiden Tablolar isimli piyano süitinden ve Schönberg'in buluşu olan on iki ton müziğinden bölümler kullanan Metin Erksan, bu seçimleriyle sahneleri mükemmelen tamamlamış oluyor. Ekrem’in Kız Kulesi’nde dalgaların sesini dinlerken bir anda kulağında fabrikadaki makinelerin seslerinin belirmesi de Erksan’ın müzik geçişlerinden sayılabilir ayrıca.
Metin Erksan sinemasının ortak temalarına baktığımızda mülkiyet ve kara sevda gibi kavramları görürüz. Bu filmlerde sınıfsal farklılıklardan başlayıp karakterlerin ilkelleşmesinin sonuçlarına uzanan olayları, yani tutkusunun peşinden giden hasta ve saplantılı insanların acıklı hikayelerini onlardan bir göz olarak izleriz. Mekan ve çevre filme fon oluşturmaz. Kamera hareketleri arka fondaki bir işlev olmaktan çok hikayenin özü açısından filmin tam merkezinde yer alan sinematografik bir öge olur. Yani bu bağlamda Gecelerin Ötesi’nde soygunun gerçekleştiği benzin istasyonu hikayenin kalbidir.
Metin Erksan sinemasında vahşi doğaya hakim olma dürtüsü ve kadına sahip olma çabası aktarılır. Ama bu sefer aynı paralelde American dream var.
Soygun anında benzin istasyonlarından birinde, Sezai’ye istasyon sahibinin söylediği ile bitirelim öyleyse: “O kadar uzun boylu değil.”
Fayrap dergisinin 89. sayısında yayımlanmıştır.

Yorumlar
Yorum Gönder