Kuyu: Kahpe yaptın beni



Türk sinemasının ilk üçlemesi olan Mülkiyet serisinin son yapımı Kuyu 1968’de çekiliyor. Bu kez insanın insan üstündeki mülkiyetine odaklanmak istiyor Metin Erksan. Filmin senaryosunu da kendisi bir gazete haberinden etkilenerek yazıyor. Hatta filmin finalinde esas kadının kendini asma sahnesini saymazsak haber direkt filme alınıyor diyebiliriz, zira okuduğu olayı 1985’te şöyle anlatıyor Erksan: “Bir gün gazetenin birinde bir haber gördüm; bir adam bir kadını beş kere dağa kaçırmış. Hapse girip çıkıyor yine kaçırıyor. Bir tutku. Beşincisinde dağlarda gezerken bir kuyuya geliyorlar, adam su içmek için kuyuya iniyor kadın da kuyunun üstünü taşlarla dolduruyor. Hatta kadını hapiste ziyarete gidecektim ama olmadı.”

Nisa suresinin 19. ayetiyle başlıyor filmimiz: “Kadınlara iyilikle davranın.” Fatma’nın derede yıkanışını, Hayati Hamzaoğlu’nun ustalıkla hayat verdiği ve üçlemenin tüm filmlerinde ilkelliği temsil eden Osman karakterinin bakışıyla seyrediyoruz. Orhan Gencebay’ın hazırladığı film müzikleri de başlamış oluyor bir yandan böylece. Erksan’nın Fatma olarak seçtiği Nil Göncü henüz 18 yaşında ve ilk oyunculuk deneyimi. 19 yaşında hayatını kaybetmesi sonucunda akıllarda Fatma olarak kalması filmin füzyonu açısından ayrıca etkileyici. 

Fatma’nın annesi rolünde Aliye Rona var. Kendine has kontrolcülüğünü ve kuşatıcılığını bu karakterde pek göremiyoruz. Abartılı bir oyunculuğu yok. Yani bir anlamda bu kez Fatma’yı Osman’dan korumaya onun bile gücü yetmiyor. Üçlemenin üç halkasında da, saplantıya dönüşen mülkiyet ile patolojik boyutlara ulaşan aşk belli paralellikler kullanılarak ele alınıyor. Osman’ın Fatma’ya sahip olmak ya da onu elinde tutabilmek için yaralama, cinayet ve hatta tecavüz gibi her suçu rahatlıkla işleyebildiğini görüyoruz. Yani Erksan’a göre mülkiyet aynı zamanda suçun kaynağı ve hiçbir zaman cezasız kalmıyor. 
Metin Erksan, Kuyu film setinde.
Osman toplumdan kopmuş ve yalnızlığından güç alan bir karakter. Kendisini hapishanede ziyarete gelen ve onun için kaygılı annesinin söylediklerini kesinlikle algılamayarak Fatma’dan başka bir şey sormaması da herhangi bir bağla kuşatılmamış olmasının başka bir göstergesi. İçinde bulunduğu yalnızlığı ve buna bağlı duyguları, en uç davranışlarda bulunmasına ve kendini paralamasına bir neden gibi görünüyor gözümüze. Filmin sürükleyici unsuru olan “tutku” ile insanın durgun görünümünün altında yatan gerilimli karmaşayı gösteriyor Erksan. Mesela Fatma’yı zorla kaçırmasına rağmen, ona kendi rızası ile evet diyerek evlenmesi için bir günlük süre vererek kendince merhametini ortaya koyan Osman’ın psikolojik süreçlerinin anlaşılması adına düşünmeye yönlendiriyor bizi. Nezaketen evlenme teklif eden bir adam Osman. Ayrıca onaylanmak için bir yöntem olarak sıkça kadınların erkeklere göre ne kadar zayıf ve muhtaç olduğu gerçeğini vurguluyor Fatma’yı sürüklerken.

Zarafet ile şiddetin, cahillik ile bilgeliğin ve efsane ile gerçeğin iç içe geçtiği bir film Kuyu. Zorla elde etmiş olmasına rağmen Fatma ile arasında film boyunca duran ve onları birbirine bağlayan yirmi metrelik kalın ip aslında asla yok edemeyecekleri uzaklıkmış gibi geliyor bize. 

Osman’ı su almak için indiği kuyuda üstüne taşlar atarak öldürüyor Fatma. Sonra da kuyunun üstündeki direğe belindeki ipi çözüp bağlayarak kendini asıyor. Kemal Tahir’in o dönem filmin bu şekilde son bulmasıyla ilgili şöyle bir yorumu oluyor: “Fatma aslında Osman’a aşık olmaya başlamıştı, fakat yaşadıkları onca şeyden sonra birlikte devam etmeleri imkansızdı ve önce Osman’ı yani aşkını sonra da kendini bu yüzden öldürdü.”

Osman’ın Fatma etrafındaki dönüş hareketleri onu bir daire içine almak isteğini ve tamamen ona dönük olan bilinçdışı arzusunun tatminini sağlama çabasını korkuyla hissettiriyor devamlı olarak bizlere. Ancak arzusunun somut hali olan Fatma’ya ulaşmasının imkansızlığı hiç değişmiyor.

Fatma’yı kurtarmaya gelen jandarma, yani en güçlü otorite figürü olan devletin kolluk kuvveti, özelde Osman’ın Oidipus kompleksindeki yarılmayı gerçekleştiren babaya tekabül ediyor. Karşı koyması imkansız bir güç olan jandarmaya hiçbir zaman direnç göstermez Osman. Dolayısıyla Osman’ı simgesel döneme geçirmek adına anne arzusundan vazgeçmesi için onu uyaran baba kurallarına uyamayarak imgeselde kalması ve obsesif davranışlarını artırması bir bebeğin istekleri konusundaki hisleri ve davranışlarıyla benzeşmiş oluyor.

Filmde kullanılan mekanlar dereler, dağlar, ovalar sürekli yankılanan kuş sesleri Osman’ın hayal dünyası içindeymiş gibi bir duygu uyandırıyor izleyicide. Nihayetinde kuyuya dönen mekan Osman’a ait bir kurgu dünyası olmaktan çıkıyor. Uçsuz bucaksız çöl izlenimi yaratan çorak topraklar görüyoruz. Bu, Osman’ın hayalinin gerçekleşmeyeceğini anladığımız an oluyor. Yani Fatma’nın hapsedilmek istendiği, koordinatları belli daireyi kuyuyu, önceden çağlayan derelerin aksine durgun olan suyuyla görüyoruz. Bu durgunluk Osman’ın patolojik arzusunun geldiği son nokta oluyor. Kuyuya su almak için inmesindeki anlam ise doyumsuz arzusuna ulaşabilmesini mümkün kılan gerçeğin en sert temsili “ölüm”de. 

Filmin çekildiği dönem aldığı tüm eleştiriler ideolojik. Yani Metin Erksan Türk halkını sadist ve barbar tanıtmakla suçlanıyor. Ancak filmin gerçek bir olaydan ilhamla değil de gerçek bir olayın perdeye aktarılan hali olması yönü bu anlamda ironi oluşturuyor.

Seyircinin filme katılabilmek için belli bir özdeşleşme sürecine girmek zorunda olduğunu bilen ve füzyon sahibi olan bir yönetmendi Erksan. Bu yüzden hikayeyi, kendi bedeniyle başkalarının bedeni arasında henüz bir ayrıma ulaşamamış insanın, kendi varlığının farkına varmaya başladığı evre olan ayna evresi düzleminde anlatıyor. Ayna tutmak deyimi belki de ilk kez bu kadar güçlü bir anlam ifade ediyor.


Fayrap Dergisi 86. sayısında yayımlanmıştır.

Yorumlar