Otobüs Yolcuları, elli beş sene önce çekilmiş bir film. İzlerken bunu sık sık hatırlamamız gerekiyor. 1961 yapımı bu filmi izlediğimizde anlatılan hikayenin, bir yandan Türkiye ve özelde İstanbul’daki zenginleşme ve yapılaşma süreçleri, diğer yandan ise esas kızla esas oğlanın halet-i ruhiyeleri göz önünde bulundurulduğunda, bugün de hâlâ geçerli olan bir gündemi ele aldığını görüyoruz.
Otobüs Yolcuları, “çok kötü film” diyerek gösterime sunmadığı Kanlı Sevda’yı (1960) saymazsak Ertem Göreç’in ilk filmi. Göreç’in filmlerindeki hikayelerin Türkiye’de sık sık değişen ekonomik, kültürel ve politik koşullar doğrultusunda çeşitlendiğini gözlemlemek mümkün. Bu durumu Türk sinemasında grev konusunun ilk kez işlendiği Karanlıkta Uyananlar (1965) ya da Kıbrıs denince ilk akla gelen ve bir bakıma kült olan Sezercik: Küçük Mücahit (1974) filmleri üzerinden izleyebiliyoruz. “Halka dayanmayan sinema ayakta kalamaz,” diyen Göreç, Türkiye’nin sosyal ve siyasal tarihini sinemasında aynalayarak gerçekçiliğin sanatsal değerini de gösteriyordu.
Filmin senaryosu Vedat Türkali’ye ait. Günümüzdeki arazi mafyasının başlangıç evresinin anlatıldığı senaryoyu oluştururken Türkali, 27 Mayıs darbesinden hemen sonra ayyuka çıkan Güvenevler dosyasındaki inşaat yolsuzluklarından hareket etmiş. Türkan Şoray’ı Metin Erksan’ın keşfedişinin (1963) öncesindeki ilk başrolünde görüyoruz. Ayhan Işık ise bu tarihte henüz Hollywood macerasına atılıp hüsrana uğramamış.
Otobüs Yolcuları aslında bir müteahhitin kızı olan Nevin ile belediye otobüsü şoförü Kemal’in dokunaklı ve finalde herşeye göğüs gererek birbirlerine kavuştukları basit bir aşk hikayesi. Buna rağmen düşünülenin aksine kalabalık ve tempolu bir işleyişi var filmin. Bizi karşılayan ilk sahnede, bugün yerinde bir alışveriş merkezi olan Şişli garajından tek tek çıkan otobüsler karşımıza çıkıyor. Bu ilk görüntünün gösterişliliğini filmin devamındaki sıradan ve gündelik akışta aramaya devam ediyoruz. Ama ilerleyen dakikalarda bizim için etkileyici olacak tek görsel an finale doğru taş ocaklarındaki ateş kuyularından yükselen alevler olacak.
Otobüs içinde herkesin oturacağı yerin zamanla doğal bir şekilde belirlenmiş olması, bize herşeyin yolunda olduğu sinyalini veriyor. Diğer yandan ise yolcular arasındaki tapu meselelerine ve apartman dairelerine dair diyaloglardan, İstanbul’un bugün için de en önemli sorunlarından biri olan inşaat rantının başlangıç evresine şahitlik ettiğimiz anlıyoruz. Mahallelinin dişinden tırnağından artırarak biriktirdiği parayı verdiği, kendine ait bir ev ümidiyle sarıldığı bir kooperatifi var. Bizi bu inşaat alanıyla ilgili ilk karşılayanlar işçiler ve yapıntı bir aristokrasi oluyor. Arsaları ucuza kapatan toprak ağasının büyük patronlarla arasındaki köprü burası.
Kendi aralarındaki yevmiye dertleşmelerini duyan bekçiden azarı işitince kulaklarını az ötede çalan türküye açarak bununla teselli bulmaya çalışıyor işçiler. Ruhi Su’nun sesini duyuyoruz, çünkü filmin müzikleri ona ait. Herkesin, kızın babası olan patronun kulağına gitmesinden endişe ettiği fakat çocukların bile oyunlarında tekerleme olarak kullandığı bir türkü bile yakmış Nevin ve Kemal için. Zalim arazi sahibi türkü okuyan aşığın, oranın uğuru olduğunu söylüyor. İçinde gerçek duygular ve hayat olan gerçek karakterler seyrediyoruz.
Mahalleye taşındığı esnada eşyalarının arasında gördüğümüz Sait Faik’in Alemdağ’da Var Bir Yılan kitabı, Kemal’in okuryazar bir tarafı olduğunu düşündürürken, bugünkü Onur Ünlü sineması tarzı kitap göndermelerindeki yersizlik ve çiğlikten ne kadar uzak olduğunu da hissettiriyor izlediğimiz filmin. Seferlerinde, her önünden geçişinde Süleymaniye’yi selamlayan Kemal, bizim için zaman zaman mahallelinin kurtarıcısı izlenimi oluştursa da, bu durum filmin bir birlikten doğan kuvvet hikayesi olduğunu aklımızda tutmamıza engel olmuyor. Nevin’in arkadaşlarıyla tanışmak için gittiği okulunda amfide yürürlerken kullandığı “Sıkıldıkça okudum, okudukça sıkıldım,” repliği bize gerçekte yüzeysel bir kahraman değilim diye de fısıldıyor.
Nevin için modern ve minimal bir külkedisi hikayesi kurulmuş dönemin Türkiye burjuvazisi içinde. İçine doğduğu fakat kendini ait hissetmediği bir hayatta, evde kalmış, şirret iki halanın ölçüsüz eğlence anlayışının karşısında mağdur, babasının ilgisizliğini çalışkan bir işveren oluşuna yorarak kendini kandıran bir kızı izliyoruz. Anne ölü bir figür olarak bile yok Türkali’nin hikayesinde. Baba, kızını bir şoför parçasına asla yakıştırmayan tipik Yeşilçam kötü adamı yerine, şoför parçasından kurtulmak için kızını kullanan, hayattaki gerçek menfaat kavramıyla ile örtüşen bir kötü karakter.
Filmde akışını kendiliğimizden kurguladığımız bitimsiz bir ekmek kavgası var. Fakat hikaye kendini bir anda her sabah işe okula giden yolcular, geçim sıkıntısı muhabbeti, vizelerine çalışan öğrenciler düzleminde bugüne öncül bir monotonluğun içine bırakıyor. Aksiyon için artık izleyici iyiden iyiye beklentiye giriyor. Müteahhitin, yolsuzluklarına göz yummadığı için öldürttüğü mimar/mühendis ve arazi mafyasının adamları ile mahalleli arasındaki kavgaya karıştığında ölen oğlu, belli bir noktaya kadar yükselen neşeli sakinliği bertaraf ediyor ve bize gerçek ve acımasız bir hikaye içinde olduğumuzu hatırlatıyor.
Bundan sonra artık mahalleli üzerinde oynanan tüm oyunun ve kurulan düzenin el yordamıyla peşisıra bozuluşuna şahitlik ediyoruz. Bir otobüs dolusu insan yani “Otobüs Yolcuları” arazi mafyasına ve patron fedaisine dönüşmüş işçilere karşı yumruklu sopalı hak mücadelesine soyunuyor. Geriye ise standart Yeşilçam aşıklarının tam tersine çok parlak ve merkezde olmayan, izleyicinin gözüne batırılmayan, merakımızı ve heyecanımızı dualarla yönelttiğimiz Nevin ile Kemal’in aşk mücadelesinin seyri kalıyor. Kavgalarını, kavgadaki bir göz olarak izletiyor bize Göreç. Kız kurtuluyor. Baba iptal. Aklımızda mahalleden kadınların müteahhite yaratıcı bedduası kalıyor: “İlaç paran olsun inşallah!”
Fayrap dergisinin 81. sayısında yayımlanmıştır.

Yorumlar
Yorum Gönder