1964 yılında Metin Erksan’ın yazıp yönettiği yapımı sinema tarihimizde öncü bir suç filmi olarak biliyoruz. Kenar mahalleden sabıkalı hırsız Yusuf ve arkadaşı Halil’in bir yalının parmaklıklarının ardındaki görüntüsü ile açılıyor sahne. Yani izleyiciler olarak bu ikilinin daha tutuklanmadan ve yargılanmadan bulundukları konumla ilgili bir fikir edinmiş oluyoruz.
Bu yalı sonradan görme bir zengin olan Halis Bey’in. İçinde oğlu Mümtaz ve gelini Demet ile birlikte yaşıyor. Gelinine düğününde taktığı çok değerli gerdanlık gazetelerdeki sosyete haberlerine çıkınca Yusuf ve Halil için macera başlıyor.
O gece şirketlerinin yönetiminin Mümtaz’a geçtiğini duyurmak için düzenlenen bir yemekte olan aile, eve döndüğünde hırsızlığı fark eder. Demet’in çok değerli kolyesi çalınmıştır.
Hırsızlığı yapan Yusuf ve Halil kolyeyi bozdurmak için mahallelerindenki kuyumcu Artvin’e gittiklerinde, o çok değerli kolyenin gerçekte sahte olduğunu öğrenir ve dehşete düşerler.
Halis Bey’in gelinine sahte bir kolye hediye etmiş olmasına bozulan ve içerleyen ikili durumdan çok rahatsız olur ve Halis Bey’i arayıp onu utandırmak ister. Bu arada Yusuf için son iş olma özelliğini taşıyan bu başarısız hırsızlık tövbekâr olma fırsatını da elinden alır. Halil’de ise garip bir rahatlama görürüz.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Amerika’nın “az gelişmiş ülkelere yardım” adı altında, Rusya ile mücadele amacıyla yaptığı yardımların açtığı bir yol var dönem Türkiye’sinde. Çoğu zaman Birleşmiş Milletler yoluyla ya da kendi uydurmaları olan sözde bağımsız organizasyonlar tarafından yapılan yardımlar bunlar. Türkiye’de tarım başta olmak üzere pek çok sektörde yerel üretimin imkansızlaştırılması, topraklarımıza yetişen ürünleri yabancı ülkelerden almaya zorlanmamız işte bu “yardımların” oluşturduğu bir sonuç. Bu yardımları yapan ülkeler kendi üreticilerini ve şirketlerini garanti altına alırken sözde yardım yaptıkları ülkelere ticari yaptırımlar uyguluyorlardı çünkü. Fazlasıyla buğday üretebilen Türkiye, daha o yıllarda ABD’den buğday alıyordu mesela.
Durum böyleyken kısa vadede en azından yardım ve kredilerden tüm ülke halkının yararlanması gerekiyordu ancak bu paralar politikacıların kendi siyasi güçlerini artırmasına ve küçük bir azınlığın daha da zenginleşmesine yaradı. Gelir eşitsizliği korkunç bir boyuta ulaştı. Yani zenginler ihya olurken yoksullar için hayat şartları daha da zorlaştı.
İşte Halis Bey karakteri ile bize bu resmi işaret eder Erksan.
Halis Bey için onu utandıracak bir rezalet yoktur. Bizler henüz filmin başında gördüğümüz çatık kaşlı dev fotoğrafından bunu anlasak da Yusuf ve Halil’in bir şeyden haberi yoktur. Halis Bey yerine oğlu Mümtaz’a ulaşabilen Halil ağzına geleni saymaya başlar. “Zavallı kadını aldatmaya utanmıyor musunuz?” diyerek kolyesinden ettikleri Demet’i kollamaya başlar daha şimdiden. Bunun üzerine Mümtaz kendi tabiriyle babasının pisliğini temizlemek için onlara para teklif eder. Kolyeyi onlardan geri alacak ve böylece olay basına sızmadan konuyu kapatacaktır. Yusuf ile Halil de akıllarında böyle bir şey olmamasına rağmen bu teklife balıklama atlayarak kendilerine göre çok büyük bir meblağ olan kırk bin lirayı Mümtaz’dan isterler.
Şirketlerin yönetimi elinde olmasına rağmen büyük bir mahrumiyet hisseden Mümtaz bu durumu fırsata çevirerek babasının karşısına dikilir ve hesap sorarak yaptığının bedelini ödemesini ister. Ancak elli bin lira gerektiğini söyleyerek aldatan babasını aldatır.
Mümtaz’daki yoksunluk duygusunun yarattığı büyük açlık hayatını gerçek bir keşmekeşe dönüştürmüştür. Metresi ile karısını aldatırken metresini sekreteri ile aldatır. Babasından aldığı paraları metresinin çıplak bedeni üzerinde saydığı sahnede, elinde bir dünya küresini hızlıca döndürdüğü sahnede ve yine elinin altında tuttuğu kuru kafayı gördüğümüzde standart bir kötü olmaktan ziyade yaşamı coşkuyu ve ölümü kontrol etme arzusu içindeki suratını iyice ezberleriz. Karaktere hayat veren Ekrem Bora’nın oyunculuğu çok güçlü.
Takas için gece vakti Sirkeci’de bir harabede Yusuf ve Halil ile buluşan Mümtaz kolyeyi aldıktan sonra Yusuf’u oracıkta vurarak öldürür ve paraları da alarak kaçar.
Yusuf’un cesedini bulan polis kolyenin kutusunu ve hırsızın cesedini bulduğunu söylemek için geldiğinde Halis Bey oğluna sen sandığımdan da akıllıymışsın der ve aklımıza servetini “kan ve gözyaşına” borçlu olduğunu anlattığı ilk sahne gelir. Onu dinleyen konuklar Halis Bey’in nasıl zengin olduğu hakkında dedikodu yaparlar ama bütün bu konuşmalar fısıltı halinde gerçekleşir ve sonunda
üstü kapatılır. İşte Halis Bey de kendi oğlunun yaptığının üstünü böyle kapatır. Ailesinin şerefi için bunu yaptığını, asaletlerini korumak için her şeyi yapacağını söyleyen Mümtaz’a babasının söyledikleri filmin düğümünü çözmek adına bize somut bir silah verir. Türlü kanunsuzluklarla elit tabakaya katılan ve çocuğunu bir burjuva olarak yetiştiren bu adamın gerçeklerden başka bir gücü yoktur aslında. Kendinden sonraki kuşağın ise sadece yalanlarla ayakta kalabileceğine hükmederiz. “Sen de benim gibi olan tüm zenginlerin çocukları gibi asilsin doğru ya” der mesela Halis Bey. Asla bir asillik iddiasında değildir yani. Oysa karısını aldatmak, cinayet, hırsızlık gibi bir yaşam döngüsü olan oğlu asaletten ibaret olduğunu zanneder. Baba oğulun bütün konuşma sahnelerinin ya deniz üzerinde ya da kıyıda geçtiğini görürüz. Varlıklarının kaynağıyla olan bağları ve bu bağı güçlendirme arzusu ikisinde de bitimsizdir. Daha klasik yöntemlerle ve motorlu bir deniz aracıyla balık avlayan babasını avam bulur Mümtaz. Kendisi o dönem trend olan yelkenli ile açılır ve dalarak zıpkın ile avlanır. Marjinal olmak o zaman da Türkiye’de evladır. Bu karakter için yozlaşmış demek şüphesiz isabetsiz bir atış olacaktır. Karakterin zayıflığına ve zaaflarına teslim oluşu bir irade sonucunda gerçekleşir Erksan sinemasında. Yani iyiler yıkılmamak için iyi, kötüler yıkmak için kötü olurlar.
Baba-oğul için farklı uçları olan narsistik birtakım bozukluklar toplum hayatındaki başka bozukluklara denk geldiği için hükümlerini sürmelerine olanak yaratmış gibidir.
Fakir Çocuklar için yardım toplayan bir dernekte çalışarak vakit geçiren gelin Demet ile bir konuşmalarında yapılacak hayır balosunun bir gemilerinde ve balık adam kıyafeti konsepti ile yapma fikrini sunar Mümtaz mesela. Konsept partiler şaşalı Amerikan yaşantısının bir taklididir. Ayrıca dernek toplantısı da Hilton’da bir beş çayında yapılacaktır. Bugün de geçersizliğini koruyan ve yerlileşemeyen bu gibi olaylar ince bir şekilde işleniyor filmde.
Ayrıca Mümtaz’ın bu fikir ile ait olduğu topluluğu bir tür denetim ve kontrol altında tutma arzusundan da söz edilebilir.
Erksan, 1964 tarihli Gecelerin Ötesi filmindeki karakterler gibi kenar mahalleli fakat iyi eğitimli ve hayalleri olan karakterlerden örmüyor bu hikayeyi. Tarabya’nın paralelindeki Büyükdere gecekondularında hayalsiz ve hayatsız bir genç olan Yusuf ile ilerliyor hikaye. Yusuf esas çocuk profilinin doğrultusunda hareket eden klasik gözüpek bir yeşilçam delikanlısından öte korkuları olan ve korkularıyla başetmek için çabalayan biri. Bu çabasının ödülü olarak kadını almak ya da parsayı toplamak yok. Karşısına her dikildiğinde Mümtaz’dan polis ve yargı ile ilgili çözümsüz ve adaletsiz bir senaryo dinleyen Yusuf’un zayıflığından doğacak kahramanlığı bekliyoruz konu aktıkça. Her şeyin zıddı ile kaim olduğu Metin Erksan öykülerinde Yusuf’un yeri için ümitli ve heycanlı kalıyoruz.
Demet ile konuşmaya karar veren Yusuf onun gözlerini açar. Ancak bunu yaparak hayatını tehlikeye soktuğunun da farkındadır. Buradan sonra Mümtaz’ı ifşa etmek için birlikte hareket etmeye başlarlar.
Demet karakterini canlandıran Belgin Doruk’u alıştığımız o küçük hanım rollerinin çok da uzağında olmayan klişe fakat sağlam bir oyunculukla izliyoruz. Yusuf’u canlandıran Tamer Yiğit ise, filmin çekiminden önce set ekibiyle beraber adak horozu keserek kanını alnına süren bir adam. Filmde yakınlık kurduğumuz adamın ruhu ile ikiz bir ruhu var.
Ayrıca küçük ama süpriz bir rol ile Erol Taş’ı görme şansı da veren filmdeki bütün oyunculuklar dönemin yeşilçam tiplemelerinin çok ötesinde güçlü ve gerçek iskeletlerle kurulmuş.
Yönetmenin mülkiyet üçlemesindeki filmlerinin hepsinde muhakkak kullandığı sürükleyici öğelerden Suçlular Aramızda filminde de var. Ancak sahte kolye, üçlemedeki gibi Türkiye’deki somut bir şeye tekabül etmiyor bu sefer. Kolye hikayedeki büyük riyakârlığın bir sembolü. Diğer öykülerdeki toprağa, suya ya da kadına duyulan sahip olma arzusu burada yerini toplumda daha belirleyici bir şeye bırakıyor: her şeyin sahibi olmak için medeniyetin imkanlarından faydalanmak isteyenlere.
Erksan sinemasındaki doğa-medeniyet çatışmasının burada artık yüzünü biraz değiştirdiğini söyleyebiliriz. Hukunun ve nizamın kontrolü medeniyetten çok uzak ve en ilkel duygularıyla hareket eden para babalarının elindedir dönem Türkiye’sinde.
Yoksul ve kenar mahalleli kahramanımız devletten ve hukuktan asla güç alamaz. Onun gücü korkusunun üstüne gidebilmesinde gizlidir.
Film boyunca yönetmenin, Fecri Ebcioğlu imzalı caz ve blues müziklerinin tüm nimetlerinden faydalandığını söyleyebiliriz. Ayrıca dönemin popüler italyan ve fransız hitlerini de zaman zaman duyarız. Erksan’ın doğadaki sesleri ve hareketleri en belirleyici geçişlerde kullanma becerisine yine bu yapımda da tanık oluruz.
Klasik Türk sanatlarının temel özelliklerini kullanan Erksan, ülke gerçekleriyle kurduğu derin bağ ve aktardığı anlamları ile kendine has bir takım yöntemleri de kullanarak izleyiciye grotesk bir dünya kurar.
Açık havada ters ışık ile silüet yapmaya önem vermesi ve karakterlerin bu manzara içindeki çaresizlikleri ve gizemlerini izleyiciye sezdirmek istemesi buna örnek olarak gösterilebilir.
Ayrıca sınıf farklılığına işaret eden iki karşıt mekan arasındaki belirgin farkları, karakterlerin patolojik sorunlarıyla birlikte bütünlüklü bir şekilde yansıtır.
Erksan sineması dramatik öğeleri, mekan ve çevreyi epik bir düzlemde film estetiğine uygun ve inancı güçlendirecek şekilde kullanır.
Mesela Demet ile Halil’in buluştuğu mekanlar genellikle insan yapımı olmayan doğal mekanlardır. Yönetmenin bu davranışından doğallığı merkeze alarak iki karaktere de bir tür kutsallık veya bozulmamışlık atfettiğini okuyabiliriz.
Metin Erksan’ın, Resnais, Antonioni ve Godard gibi çağdaşı yönetmenlerin üzerine tatlı tatlı gevezelik edip izleyiciyi ve arkadaşlarını uyutmak yerine, Türkiye’nin artık düşünmek istemediğimiz gerçekleriyle bizi karşılaştırıp huzursuz etmeye kalkışması belki de en büyük şansımızdır.
Bu huzursuzluktan nasibini alan izleyiciler olduğumuz için Mümtaz gibi muteber bir adam olarak intihar ederken bile adeta “only god can judge me” demek yerine, Halil gibi öc almak duygusuyla ortaya çıkarak akan kanın bedelinin peşine düşeriz.
Fayrap dergisinin 100. sayısında yayımlanmıştır.

Yorumlar
Yorum Gönder