Film Metin Erksan’ın mülkiyet üçlemesinin bir parçası. İlk yapımdan hemen iki yıl sonra 1963’te çekiliyor. Hikayelerini genellikle Türk hikayecilerinin yardımıyla kuran yönetmen, öncesinde film için bizzat bir hikaye yazmış olsa da, sonradan Necati Cumalı’nın 1962 tarihli aynı adlı kitabını uygun bularak senaryoya uyarlıyor.
Üçlemenin bu ikinci filminde insanın su üstündeki mülkiyetine tanıklık ediyoruz. Çekimleri Urla’nın Bademler köyünde gerçekleştirilmiş. Henüz ilk oyunculuk deneyimi ile 15 yaşındaki Hülya Koçyiğit’i izliyoruz. Türk sinemasındaki kötü adam rollerinin aranan ismi olmasına ramak kala esas adam Erol Taş’ın ilk başrolü ile karşılaşıyoruz.
Filmi içinden çıkılmaz bir bozuklukla bir anlamda ziyan eden isim Ulvi Doğan ise bir diğer başrol. Kadronun geriye kalanının neredeyse tamamını köyün yerlilerinden oluşturmuş Erksan. Ulvi Doğan aynı zamanda filmin yapımcılarından biri. Liseden arkadaş olduğu Erksan ile birlikte kurdukları Hitit Film ve birlikte çektikleri ilk film olan Susuz Yaz, tek işleri olacaktı. Çekimlerin ardından aralarında çıkan anlaşmazlıklar sonucu yollarını ayırdılar ve filmin başına gelecek bir dizi dramatik olay böylece başlamış oldu. Filmi otomobilinin bagajında gizlice Almanya’ya kaçırarak festivale sokan Doğan, ekip adına Altın Ayı ödülünü aldıktan bir süre sonra esas oyunculara benzer figüranlar bulmuştu ve yapıma müstehcen sahneler de ekleyerek ticari kâr elde etme peşine düşmüştü. Sinemayla tek ilişkisi Susuz Yaz ve Susuz Yaz’a yaptığı zulümlerden ibaret olan Doğan, Metin Erksan’dan ciddi bir intikam alıyor gibiydi ve orjinal haliyle bile sansür kurulundan geçemeyen filmin hikayesi gittikçe garipleşiyordu.
Durum, festivalde tanınmak ve duyulmak gibi taraflarıyla Erol Taş ve Hülya Koçyiğit için kariyerlerinde ciddi gelişmelere sebep olacağından onları bir şekilde heyecanlandırken, festivallerden nefret eden Metin Erksan için incitici bir şeye dönüşmüştü. Dışişleri Bakanlığı tarafından “ülkemizi temsil edemez” denmiş olmasına rağmen festival dönüşü krallar gibi karşılanmıştı mesela film.
Yıllar sonra bir röportajında Fatih Akın vesilesiyle Dünya Sinema Vakfı’nın filmi restore ederek Cannes film festivalinde gösterime sunmasını “trajikomik” bulduğunu söylüyordu Erksan. Öte yandan negatifleri yurtdışına kaçırıldı diye bilinen filmin bobinleri İstanbul’da bir banka kasasından çıkmıştı. Yani film mülkiyet sorununun füzyonuna çoktan girmişti. Çünkü işgal edilmişti.
Bunların ötesinde hukuki anlamda kanun koyan bir yanı da vardı yapımın. Bilinene göre çekildiği dönem kaynaklar hariç tüm sular devlete aitti. Yani su kaynakları filmde de olduğu gibi kimin tapulu arazisinden geçiyorsa ona ait sayılıyordu. Fakat filmden sonra kanun çıkartıldı ve kaynak suları da devletin mülkiyetine geçti. Film bu yanıyla da gerçekçilik ve gerçek dünya ile olan ilişkisini iyice somutlayarak eylemleşiyor.
Çekim sonrası yaşadıkları ayrı bir film olan filmimizin şimdi kendisine gelelim. “Eğer bugün çekebilsem ilk sahne, Osman’ın avuçlarından toprak gibi akıtmadan suyu tutmaya çalışmasıyla başlardı,” diyen Erksan, Osman’ın eşek sırtında köyün ara sokaklarında salınışını göstermeyi tercih etmiş o gün çektiği ilk sahnede.
Hasan’a artık aşağı tarlalara su salmayacağını bildiren Osman, sahip oldukları arazilerinden çıkan sudan istifade eden tüm köylüyü ve topraklarını kanlı bir mücadele sürecine sokuyor. Esas aksiyon kaynağımız bu yani. Her ne kadar köylü ve Osman arasında karşılıklı bir takım davalar açılsa da, mahkeme kararları ve aksak hukuki düzenin filmin seyrine hareket ya da anlamına derinlik kattığı söylenemez.
Yönetmen, üçlemesinin ilki olan Yılanların Öcü filminde de yaptığı gibi bu hikayenin belkemiği olan su mevzuunu yine suspense olarak kullanmış.
Film boyunca her anlamda susuz bir adamı seyrediyoruz. Kadınsız bir adam olan Osman, yeni evlenen kardeşi Hasan’ın karısı Bahar’ı da tıpkı su kaynağı gibi sahiplenmeyi kafasına koyuyor ve iki ayrı amacına bilinçdışı bir düzeyde ulaşma hikayesini başlatmış oluyor.
Barışçıl düşünmekten çok uzak olan vahşi bir adam karşımızda. Haksızlığın kaynağı kendisi olmasına rağmen köylüler tarafından haksızlığa uğratılıyormuş gibi algılıyoruz zaman zaman. Devamlı sinsice öldürülmeye çalışılması yüzünden bizde belli belirsiz bir tarafgirlik oluşturuyor gelişmeler. Hasan ise naif yapısı ve ilk bakışta cesaret örneğiymiş gibi göze çarpan fakat her anlamda korkakça gelen tavrıyla izlerken gizlice öfkelendiriyor bizi.
Hareketi yoğun bir kamera ile şaşırtıcı çekim planları kullanarak abartılı oyunlar yapıyor yönetmen. Kavga ve çarpışma sahnelerindeki müzikler izleyici için hikayeye karışmamak ihtimalini yok ediyor. Müzikler yunan bir besteci olan Manos Hacıdakis’e ait. Ege atmosferindeyiz.
Karakterler iki kanadı olan belli arketipler üzerine kurulmuşlar. İlk bakışta saf mağdur ya da saf zalim olarak karşımıza dizilmişler gibi hipnotik bir algı var. İronik olansa filmin yazıldığı ve çekildiği ilk günden beri bir çeşit Habil ve Kabil hikayesi temelinde okunması. Hatta aldığı ödüller de bu hikayenin bugün için modern bir versiyonu olduğuna kanaat edilerek gerekçelendiriliyor.
Hasan büyüğünün sözünden sapmamak, bir nevi hayırsız kardeş olmamak namına, gerçekte kötü olmayı göze alamadığı için Osman’ın katilliğini ve tüm canavarlıklarını üstlenerek hapse giriyor. Oldukça karmaşık bir karakter. Pek de saf değil gibi sanki.
Ardında kalan karısının Osman’a direnişi fazla uzun sürmüyor ve çok geçmeden kocasının öldüğüne ikna ediliyor. Çıkan bir afla cezaevinden kurtulan ve evine dönen Hasan, dönüş yolundayken olanları öğreniyor. Karşılaştığı manzara karşısında intikam almak istiyor ve susuzluğu dinmeyen karakteri, yani Osman’ı öldürüyor. Sonrasında suyun akışını engelleyen düzeneği kaldırıyor ve suyun aşağıdaki tarlalara yeniden akışını başlatıyor. Biz de akan suların içinde Osman’ın cansız bedenine bakıyoruz. Köylü kaybettiği ve uğruna savaştığı suyuna, Hasan korkaklığına bedel ettiği Bahar’a kavuşuyor. Osman’ın arkasında bıraktıklarının tekamülü tamamlanıyor film neticesinde. Osman artık masum görünüyor.
Fayrap Dergisinin 85. sayısında yayımlanmıştır.

Yorumlar
Yorum Gönder