Suphi Kaner’in hem jön olarak yer aldığı hem de yönettiği filmin senaryosu Vedat Türkali’ye ait. 18 yaşındaki Fatma Girik ise ilk kez esas kız. Girik’in seslendirmesinde karşımıza çıkan isim Suna Pekuysal’dan başkası değil. Esas çocuğun en yakın arkadaşı Eşref olarak da izleyeceğimiz Kemal İnci aynı zamanda yapımcılığı üstlenmiş. Kardeşi Bilal İnci’yi, Dönüş (1972) filmindeki Reşit Ağa rolünden 11 yıl önce Üsküdar İskelesi’nin sanat yönetmenliğini yaparken görüyoruz.
Henüz filmin afişini süsleyecek kadar meşhur olmayan Fatma Girik, gözü yaşlı bir gelin figürü olarak iliştirilmiş Suphi Kaner’in yanına. O dönem el ile çizilerek yapılıyor film afişleri. Katibim şarkısı eşliğinde Üsküdar iskelesi ve çevresinin görüntüleri ile başlıyor film ve Tarık’ın koşuşturmalarıyla ilerliyor. Anne babasını trafik kazasında kaybettikten sonra hukuk eğitimini yarıda bırakarak bir sigorta şirketinde çalışmaya başlayan bir genç Tarık. Odalarından birini kiraladığı yaşlı bir kadın olan ev anası ile beraber yaşıyor. Üzücü kaderine rağmen neşeli ve vurdumduymaz bir hayat sürüyor. Tıpkı Suphi Kaner’in gerçek hayatındaki gibi bir karakter izliyoruz yani. Kaner de babasını 7 yaşında kaybederek ailesini geçindirmek için çalışma hayatına atılan biri. Sinema ile yolu da salonlarda gazoz ve fıstık satarken kesişiyor aslında. Daha sonra Fikret Hakan’la beraber kurduğu Sahne 8’de, başrolünde yer aldığı Benzincinin Aşkı oyunu ile gösteriyor kendini ilk kez.
“Her gün en az 30 müşteriyi içeri sokacaksın, yoksa haftalık alamazsın,” diyerek kendisini tehdit edenlerden kurtulduğunu düşünen Kaner, meşhur olduktan sonra da Prodüktörler Cemiyeti’nin onu halktan ayırmak istediğini söylüyordu. Cemiyetin kendisine uyguladığı boykotun baskısı ve sonuçlarına dayanamayarak intihar ettiği zamana kadar insanlara ümit veren bir neşeye sahipti.
Filme dönelim. Vapuru kaçırmasına vesile olduğu kız Leyla ile klasik Yeşilçam diyaloglarından çok uzak sayılmayacak tarzda bir tanışmaları oluyor. Leyla Beyoğlu’nda bir butikte tezgahtar olarak çalışıyor. İşine geç kalacağı için gerildiğini izlediğimiz sahnelerde arka fonda çalan Aram Hacaturyan’ın keman konçertosu dikkatimizi çekiyor. Yine filmin devamındaki birçok sahnede karşılaşacağımız Çaykovski ve Bach konçertoları, sahnenin coşkusuna odaklanmamızı sağlayarak bizi neredeyse bağlamımızdan koparıyor. 60’lar Türk sinemasında yönetmenler, buna benzer şekilde klasik müziği sahne ve sekanslarıyla çok örtüşük kullanıyorlardı.
Türkali’nin senaryosundaki karakterler tıpkı Otobüs Yolcuları’nda olduğu gibi iyiliği ve kötülüğü içinde barındıran gerçek kişiler. Epik bir film vadediyor yani bir ölçüde bu durum bize. Filmde Tarık’ın sigortalatmaya çalıştığı insanlara yaptığı küçük oyunlar ve oyunculuklar, dönemin Hollywood yapımlarındaki düzenbaz ama sevimli popüler tiplemeleri aşkın bir yerlilik barındırıyor. Bu yüzden belki de tarafgirlik çabasında olmaksızın, karşımızda daha neyin olduğunu bile bilmeden “bizimkinden” yana oluveriyoruz.
Karşımızdakiler belirginleştiğinde ise yerimizde sabitleniyoruz. Leyla’nın ölen babasından kalan ve annesinin de varlığından habersiz olduğu Alemdağ’daki arazileri kendi zimmetine geçirmek için Leyla ile evlenmek istiyormuş gibi davranarak planlar yapan, patolojisinin bilgisine aşağı yukarı bir sezgiyle eriştiğimiz açgözlü uzak akraba Suat ve Suat’ın bu yolda tam manası ile kötü emellerine alet ederek kızının düşmanına dönüştürdüğü anne Nadide ile tanışıyoruz. “Anne olunca anlarsın” diyen bir anne ne de olsa hem iyilik hem kötülük eder.
Suat sözünün geçtiği sigorta şirketinde ayarladığı bir teftiş kurulu ile Tarık’ı apar topar şirketin Adana Bölge Müdürlüğü’ne tayin ettiriyor. Tarık’ın Leyla’ya yazdığı mektupları ise kısa süre içinde kontrol altına alıyor ve ikisinin araları adeta kendiliğinden bozuluyormuşçasına bir sahne kuruyor.
Başına örülen çoraplardan cevvalliği ve aylardır ayrı kaldığı Leyla’ya kavuşma arzusuyla bir bir sıyrılan Tarık, sevgilisini tam Suat’a kaptıracakken düğün gününde varır Üsküdar’a. Yanından hiç ayırmadığı Jiu-jitsu kitabından kopya çekerek ona engel olan Suat’ın adamlarını dövmeye çalışır. Fakat jönler dayak yemez ilkesinden saparak iyice bir benzetilmesi bize klişeye düşmeme çabasını gösteriyor Kaner’in. Dövüşmeyi kitaplardan öğreniyor olması buna yetiyorken üstelik.
Üsküdar İskelesi yönetmenin ilk filmi oluşu ile ilgili hiçbir handikapa düşmemiş. Hatta onun, kendi füzyonundaki aksayışsız düzeni izleyiciye geçirmekteki başarısı ile 60’lardan bugüne geçerliliğini muhafaza etmiş bir film.
Tarık’ın Leyla’yı tam öpecekken irkilip “Üsküdar’da olduğumuzu unutmuşum,” demesi de bu yüzden klasik Yeşilçam naifliğinin biraz daha üstünde geliyor bize mesela.
Fayrap dergisinin 82. sayısında yayımlanmıştır.

Yorumlar
Yorum Gönder